Sosyolojinin bağımsız bir bilim haline gelişi

Sosyolojinin bağımsız bir bilim haline gelişi

Mayıs 14, 2021 0 Yazar: dilimiz

Sosyoloji ortaya çıkmadan önce toplumların yapısını, toplumsal sorunların nedenlerini ve bu sorunların çözüm yollarını ele alan pek çok düşünür var olmuştur. 18. yüzyıldan önce genel olarak toplumsal düzenin ilkelerini, özel olarak da toplumsal bunalımların çözümünü ele alan çok sayıda çalışma yapılmıştır.

Toplumların toplumsal gerçeği üzerine oluşan bu düşünceler gözlemlere, zaman zaman ise araştırmalara dayanmıştır. Aslında toplumsal gerçekliği anlamaya, onun sorunlarını çözmeye daha doğrusu bir toplumsal yapı düzenlemeye yönelen, bugün toplumsal felsefe ya da siyasal felsefe kavramlarıyla adlandırılan düşünce biçiminin tarihi, insan düşüncesi kadar eskidir. Bununla birlikte sosyolojik düşünceye katkıları ya da sosyolojiye öncülük etme dereceleri ne olursa olsun bu alanda çalışmış, üretmiş kişilere sosyolog denemez. Söz konusu düşünürlerin toplumsal hayat üzerine bilimsel değil, felsefi bilgi ürettiği söylenebilir. Çünkü on sekizinci yüzyıldan önce insan ve toplum konuları felsefe, din, metafizik ve ahlak içinde ya da bunlar açısından düşünülüyor, inceleniyordu. Böylece toplumsal bilim değil, toplumsal felsefe yapılıyordu.

Toplumsal gerçekliği açıklamaya yönelik çabaların tarihi çok eski zamanlara kadar gitmekle beraber toplumsal gerçekliği açıklama çalışmalarının sistematik ve bilimsel bir biçimde yapılması bazı önemli değişimlerin sonucu olmuştur.

1- Sosyolojinin doğmasında etkili olan başlıca gelişmeler

Sosyolojinin bir bilim dalı olarak doğmasında en fazla etkili olmuş gelişmeler Aydınlanma Dönemi felsefesi, Fransız Devrimi ve Sanayi Devrimi’dir. Aşağıda bu gelişmelere değinilmiştir.

A. Aydınlanma Felsefesi

yüzyıl Aydınlanma Çağı düşünürleri; doğa, insan ve toplum hakkında yeni bir düşünce sistemi oluşturmuş, akıl ile bilimin değerini ve toplumsal ilerleme fikirlerini geliştirerek bunlar üzerinde uzlaşmışlardır. Aydınlanma Çağı’nda insan ve toplum üzerine yeni düşünme yolları ortaya çıkmıştır. Bu durum, toplumsal süreçlerin anlaşılmasını sağlayacak olan sosyal bilimlerin gelişmesi için gereken koşulları oluşturmuştur.

B. Fransız Devrimi

Sanayileşme sürecinde, imparatorlukların yerini ulus devletlerin alması kanlı bir şekilde gerçekleşmiştir. Yeni düzen yanlılarıyla imparatorluk güç ve destekçileri arasında gerilimin, çatışmanın ve savaşın etkileri toplumsal hayatın diğer alanlarını da (statü değişimleri, tabakalaşma farklılıkları, ekonomik dengenin değişmesi, toplumsal düzensizlik vb.) derinden etkilemiştir. Bu durum toplumsal alanda birçok karışıklığı beraberinde getirmiştir.

C. Sanayi Devrimi

Sanayileşme sürecinde eğitimden dine, çalışma hayatından aileye, kültürden yaşama alışkanlıklarına, mimariden kurumsal yapılanmalara kadar her alanda köklü değişimler yaşanmıştır. Tarım toplumunun bilindik, güvenli yapısı yerini çatışmaların, suçun ve bunalımın hâkim olduğu bir yapıya bırakmıştır. İnsanlarda topluma, toplumsal bütünlüğe yönelik sorunlar ortaya çıkmış, toplumsal düzenin sonunun geldiğine ilişkin korkular giderek artmıştır.

Sanayileşme süreci ve Fransız Devrimi beraberinde toplumsal hayatın hemen her alanında düzensizlikler getirmiştir. Bu düzensizliklere çözüm getirmek için sistematik kuramlar geliştirerek toplumsal düzeni sağlama arayışı sosyolojinin çıkış noktasını oluşturmuştur. İlk sosyologlar, içinde yaşadıkları sanayileşme sürecinin toplumsal alanda yarattığı sorunları çözmek amacıyla toplumsal hayatın farklı alanlarını da kapsayan bütünlüklü, sistematik öneriler ortaya koydular. Aydınlanma Çağı düşünürleri, 18. yüzyılda toplumsal hayat üzerine önceki düşünürlerden daha sistematik ve tutarlı bir şekilde çalışmaya başlamışlardır. Çözümlemenin bilimsel ilkelerini insan, insan doğası ve topluma uygulayarak yöntemsel bir yola başvurmuşlardır. Bu düşünürler, aynı zamanda açık bir şekilde uzmanlaşmış bir toplum biliminin oluşmasını sağlamıştır. Bu nedenle birçok araştırmacı onları sosyolojinin öncüleri, kurucuları olarak kabul etmektedir.

2- Sosyolojinin doğuşuna katkıda bulunan başlıca sosyologların görüşleri

Sosyolojinin bir bilim dalı olarak gelişmesinde çok sayıda düşünürün katkıları bulunmaktadır. Özellikle sosyolojinin ilk gelişim sürecinde dağınık olan, bir bütünlük arz etmeyen görüşler ortaya koyan ama sonraki düşünürlere temel sağlayan çok sayıda düşünürün sosyolojinin gelişimine katkıda bulunduğu söylenebilir. Sosyoloji tarihi açısından kalıcı iz bırakan dört isim sosyolojinin kurucu isimleri arasında sayılabilir.

Bunlar;

  • Auguste Comte (Ogüst Komt),
  • Emile Durkheim (Emil Durkaym),
  • Karl Marx (Karl Marks),
  • Max Weber (Maks Veber).

A. Comte (1798-1857)

Comte, sosyolojinin kurucusu ve isim babası olarak kabul edilmektedir. Sosyoloji terimini ilk kez kullanmış, sosyolojiyi toplumu inceleyen pozitivist bir bilim dalı olarak tasarlamıştır. Toplumun çözümlenmesinde doğa bilimlerini model alarak kullanılacak pozitivist yöntemi gözlem, karşılaştırma ve deney olarak belirlemiştir. Doğa bilimlerinde olduğu gibi toplumsal yaşamın yasalarını bulmak istemiş ve bu yasaları, toplumsal gerçeği oluşturan ve açıklayan sosyolojik yasalar olarak tanımlamıştır. “Pozitif Felsefe Dersleri”, görüşlerini ifade ettiği temel eseridir.

E. Durkheim (1858-1917)

Durkheim “kolektif bilinç” kavramını tanımlayarak toplumu bir arada tutan ana unsurun dayanışma olduğunu ileri sürmüştür. Tarım toplumundaki “mekanik dayanışma”dan sanayi toplumundaki “organik dayanışma”ya geçerken toplumsal bilincin zayıflaması ile oluşan ve düzensizlik anlamına gelen “anomi” kavramı üzerinde durmuştur. Ünlü sosyolog, “İntihar” adlı kitabında intiharı toplumsal bir sorun olarak ele almıştır. İşlevselci olarak adlandırılan bir toplum modeli benimsemiştir. Toplumu, bir bütünü oluşturmak amacıyla farklı işlevler üstlenmiş parçalardan oluşan biyolojik bir organizmaya benzetir. Toplumun, kendisini oluşturan bireylere indirgenemeyeceğini, bireylerin üzerinde bir gerçekliği olduğunu savunur.

K. Marx (1818-1883)

Marx, “Kapital” adlı eserinde kapitalist sistemin işleyiş biçimi üzerinde çalışmıştır. Toplumdaki üretim güçleri ile üretim araçlarının örgütlenme biçimi olan üretim biçiminin bir toplumun devamlılığını sağlayan temel yapı olduğunu savunmuştur. Kapitalist üretim sürecinin yarattığı “yabancılaşma” üzerinde durmuştur. Toplumsal yaşamı “sınıflar çatışması” temelinde açıklamıştır.

Hegel’in bakış açısından hareket eden Marx, onun diyalektik yaklaşımını materyalist bir öze kavuşturarak tarihsel materyalist bir bakış açısı geliştirir. Bu görüşe göre insanların toplumsal ilişkilerini bilinçleri belirlemez, aksine toplumsal ilişkileri bilinçlerini belirler.

M. Weber (1864-1920)

Pozitivistlerin aksine doğa bilimlerine ait yöntem ve kavramların sosyolojide aynen kullanılmasına karşı çıkan Weber’e göre düşünebilme yetisine sahip olan insan, toplumsal yaşamda başkalarının düşüncelerini ve tepkilerini hesaba katarak hareket eden kültürel bir varlıktır. Kültürel varlıklar olarak insanlar toplumsal yaşamda genellikle başkalarına yönelik, belirli anlamlar taşıyan eylemlerde bulunur. İnsan eyleminin toplumsal olduğunu düşünen Weber’e göre sosyologlar, toplumsal eylemi bilimsel olarak açıklamaya başlamadan önce bireyin eyleme atfettiği anlamı yorumlamak zorundadırlar.

Weber, kapitalizmin gelişimini açıklamak amacıyla “Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu” adlı eseri yazmıştır.

Kaynak: 12. Sınıf Sosyoloji ders kitabı