Platon’un (Eflatun’un) İdealar Kuramı (Nazariyesi) Nedir?

Platon’un (Eflatun’un) İdealar Kuramı (Nazariyesi) Nedir?

Eflatun; ideler nazariyesini ilkin Menon diyalogunda ortaya atar.

Bu nazariye daha sonra bütün açıklık ve seçikliği ile olgunluk devri eserlerinde, yani Symposion, Phaidon, Devlet ve Phaidros da ele alınır.

Eflâtuna göre gerçek bir bilginin mümkün olduğu hakkında başlıca kanıt, aritmetiktir. Menon diyalogunda, aritmetik hakkında daha önceden hiç bir bilgiye sahip olmayan bir köleye metodik sorular soran Sokrates, ona doğru cevaplar verdirir.

Aritmetik bilgiler, düşünebilen her şahıs için, açık ve seçik olan, her türlü şüphe ve karışıklıktan uzak olan bilgilerdir. Bunlar, insanlara ve zamana göre değişmeyip, her vakit, her yerde ve herkes için doğru olan bilgilerdir. Zaman üstü olan bu sonsuz bilgiler, kendi aralarında hiç değişmeyen sonsuz nispetler içinde bulunurlar.

Bu çeşit bilgilerin her hangi bir sübjektif düşünce ile ilgisi yoktur. Çünkü bunlar, algılar yoluyla elde edilmiş değildirler. Algılar, belki bu çeşit düşüncenin meydana çıkmasında bir rol oynayabilirler. Ama hiç bir vakit gerçek sebep değildirler. Şu anda tahtaya çizilmiş olan ve duyularınızla algıladığımız üçken yahut da daire bir az sonra silinip yok olabilir.

Ama üçken yahut da daire kavramlarının kendileri ne meydana gelmişlerdir ve ne de yok olacaklardır. Aynı şekilde, sayılar da, böyle, ne meydana gelmiş ve ne de yok olacak objelerdir. Aritmetiğin konusunu, zamana ve mekâna bağlı olmayan bu sonsuz hakikatler meydana getirmektedir. Eflâtuna göre gerçek bilgi, kavramlı bilgidir. Kavramların bilgisidir. Kavramlı bilgi ise Eflâtunun kendi deyimi ile idelerin bilgisidir.

Bu kavramlar yani ideler, deneme dünyasından kazanılmış bilgiler değildirler. Mesela, aynılık kavramının duyular yoluyla elde edilmiş olmasına imkân yoktur. Çünkü deneme dünyasında, birbirinin tamamı tamamına aynı olan iki şeye rastlanmaz. Görünüşler dünyası içinde, belki iki şey, birbirinin aynı gibi görünebilir. Ama bunlar, hiç bir vakit, aynılığın kendisi değildirler.

Güzel, adil, iyi dediğimiz şeyler de böyledir. Güzel dediğimiz objeler, mutlak güzelliğin kendisi değildirler. Bu mutlak güzelliğe az çok yaklaşabilen objelerdir. Şu halde, tek tek objeler, belli kavramlara katılabilmeleri ve belli kavramlar altında toplanabilmeleri ile bir varlık kazanırlar. Gerçekte, Eflâtuna göre, bilmek bir hüküm vermektir. Yani, her hangi bir objeyi bir kavram gurubu içine sokmaktır. Tek tek objeler duyular yoluyla algılanır.

Ama duyular yoluyla algılanan bu objeler, ruhun fonksiyonu olan düşünce yoluyla belli kavramlar, kendi deyimi ile ideler altında toplanarak düzenlenirler. Düşünceye destek olan bu kavramlar olmadan her hangi bir bilginin meydana gelmesi mümkün değildir. «Bu güzeldir » dediğimiz vakit, «bu» yu güzel kavramı içine, «bu iyidir> dediğimiz vakit, onu, iyilik kavramı içine sokarız. Böylece, bilmek, her vakit genel kavramları, yani ideleri düşünmek demektir.

İmdi, insana düşünebilme imkânı veren bu kavramların özü nedir? Yeni zaman felsefesi Kant’dan beri, şuurun yaratıcı çalışmasını tanır. Şuurun yaratıcı çalışması, insan zihninde bulunan «apriori» kavramların varlık. ile açıklanır. «apriori» kavramlar, denemeden önce mevcut olan bununla birlikte, yalnız denemeden sonra varlıkları fark edilebilen kavramlardır.

Platon’un (Eflatun’un) İdeler Kuramı (Nazariyesi) Nedir

Düşünce, yalnız bu kavramların yardımı ile çalışır ve objeleri bunların yardımı ile düzenler. Eflâtuna göre, insan bu kavramları, bu dünyadaki hayatından daha önceki varlığında tanımıştır. Ruh, bir vücut kalıbı içinde bu dünyaya inmeden önce bu bilgileri edinmiş, bütün bu kavramları yakından tanımıştır.

Pisagorcuların da ruhun ölmezliğine ve tenasüh nazariyesine, yani, ruhun vücuttan ayrıldıktan sonra, yeni vücut kalıpları içinde, yeni baştan bu dünyaya geldiğine inanmış olduklarını biliyoruz. Eflâtun, bu görüşü büyük bir olasılıkla, güney İtalya yolculuğunda tanışmış olduğu Fisagorculardan öğrenmiş ve benimsemiştir. İmdi, eğer ruh, bu bilgileri, gerçekten, daha önceki bir hayatta yaşamış ve kazanmışsa, o vakit, bilginin yalnız bir hatırlamadan ibaret olması gerekir.

Gerçekten, Eflâtuna göre, bilgi, ruhun daha önceki bir hayatında temaşa edip, vücut kalıbına girdikten sonra unutmuş olduğu bilgilerin, yeni baştan, hatırlanmasıdır. İnsan ruhunda uyuklayan bu eski bilgiler, vaktiyle temaşa edilen idelere benzeyen objeler görüldüğü vakit şuurda yeni baştan uyanır ve hatırlanırlar. Şu halde, daha önceki hayatta kazanılmış olan bu bilgiler, ruhta ancak «latent» halinde mevcutturlar.

Ruhun karşılaştırma, birleştirme, vs. gibi, çalışmaları ile yeni baştan şuurda uyanırlar. Meselâ, güzelliğin ne olduğunu önceden bilmeseydik, karşımızdaki objenin güzel olduğunu söyleyemezdik. Ruhumuzda, uyuklama halinde de olsa, bir güzellik ideali vardır. Karşımızdaki obje, bizde uyuklama halinde bulunan bu güzellik kavramını uyandırır.

Onu, içimizdeki güzellik ideali ile karşılaştırır ve güzel olduğu hakkında bir hükme varırız. Aynı şekilde, iki objenin, eşit, benzer, ayrı vs. olduklarını söyleyebilmek için de eşitliğin, benzerliğin, aynılığın kendilerini önceden bilmemiz gerekir. Keza, sayılar hakkında önceden bir bilgimiz olmadan objeleri sayabilmemiz mümkün değildir. Şu halde, her çeşit bilgi, aslında bizim ruhumuzda önceden mevcut olan bir takım bilgilerin, bir takım idelerin varlığını şart koşar.

Bundan dolayı, bilgi, yalnız algıdan ibaret olamaz. Çünkü bilginin meydana gelmesi için algının verisine, bilim kendimizden bir şeyin katılıp onu manalandırması gerekir. Algılar, insan ruhunda, ancak, ruhun daha önce temasa etmiş olduğu asli şekillerin hatıralarını uyandırmaya yararlar. Uyanan bu hatıralar, insan ruhunu, bu asil şekillere karşı. Derin bir özleyişle doldururlar. Bu derin istek, insan ruhunu, eksiksiz olan bu asli şekillerin kendine doğru, önüne geçilemeyecek bir kuvvetle sürükler.

İnsan, iyiliğin kendine, adaletin kendine ve güzelliğin kendine karşı duyduğu bu derin özleyişin zoru ile bu ideal formları bu dünyada da gerçekleştirmeye çalışır. İşte, gerçek «Eros» un, plâtonik sevginin kaynağım da ruhun bu asli şekillere karşı duyduğu sonsuz istek ve özleyiş meydana getirir.

Eflâtun, ruhun, bu asil numunelere karşı duyduğu sonsuz sevgi ve iştiyakı, «Symposion» ve «Phaidros» diyaloglarında, sanatçı, şahsiyetinin bütün yaratıcılık ve gücü ile canlandırır. Eflâtuna göre, insandaki bu en derin özleyişin konusu olan asli şekillerin kavranmasını sağlayacak tek bilgi yolu dialektik, yani içgüdülerden ve maddi tesirlerden tamamı tamamına çözülmüş olan saf düşüncedir.

Eflâtuna göre, bilgilerin en yücesi olan bu ilim, görünüşler dünyası içinde, çeşitli ve dağınık olarak algılanan şeyleri, belli kavramlar altında toplayıp düzenler. Sonra, bu kavramları da mahiyetlerine göre sınıflandırır ve birbirlerine olan nispetlerini belirler. Eflâtuna göre dialektik, bütün ilimlerin tacıdır.

Çünkü matematik de içinde olmak üzere bütün öteki ilimler, bir bakıma kanıtlanmayan en son ipotezlerden kalkarlarken, dialektik, hiç bir ipoteze dayanmayan ilk temel bilginin kendinden çıkar ve kavramların, yani idelerin mahiyetini araştırır.

Böylece, Eflâtuna göre, bilmek, her alanda, tek tek objelerden kalkarak idelere varmak ve bu ideler arasındaki değişmeyen sonsuz nispetleri kavramaktır.

Kısaca Konu Başlıkları

İlgili Konular