Ayla Kutlu, "Yaşamım", Gündoğan Edebiyat, 2, Bahar 1992: 21-28.

1938 yılının 15 (Nüfus kaydıma göre 14) Ağustos günü doğmuşum. Doğum yerim Antakya.

Doğduğum günler Hatay'da önemli olayların yaşandığı günler. Annemin bir sözü vardır: Seni karnımda taşımasaydım, Hatay'ın ilhak edilme olaylarına katılmak için çok daha fazla sokaklarda dolaşırdım. Ama karnı burnunda bir gebe kadındım.

5 Temmuz günü Hatay'a asker girmiştir. O zamanki adı ORDU olan Altınözü yönünden. Annem Gündüz sinemasının balkonunda saatlerce güneş altında beklemiştir. (O iklimin temmuz günlerinin sıcağı bilenler bilir.)

Doğumun Hatay'da olmasının ilginç bir öyküsü var:
Yıllar ve yıllar önce, büyükbabam Halep'e malmüdürü olarak atanmış. Deve sırtında Halep'e gidiliyor. Antakya'ya gel-diklerinde, yedi aylık gebe olan karısı yol-culuğun zorlukları yüzünden doğum yapıyor. Kırk gün orada konaklamak zo-runda kalıyorlar. Babam oranın nüfusuna kaydediliyor.

Hatay Fransız mandasından çıkmak üzereyken, Arapların bu yerde hak iddia etmesi yüzünden çıkan olaylar sonucunda CEMİYET-I AKVAM (o yılların Birleşmiş Milletler fonksiyonunu yüklenmiş örgüt) Hatay'da nüfusun hangi toplumsal ağırlıkta olduğunu saptamak için plebisit yapılmasına karar veriyor. Türk Hükümeti Hatay doğumlu herke-sin gidip oraya yerleşmesini istiyor. Antakya doğumlu, Gaziantep merkezinde öğretmen olan babam da karısını ve oğlunu alıp oraya gidiyor.

Bu gidişin üstünden 55 yıl geçti. Ken-dimi Hatay'lı sayıyorum. Üstelik doğma büyüme Hataylı.

Hatay Türkiye'ye katıldıktan sonra, yaşam koşulları güçleşiyor. Biraz hırçın ve dikbaşlı olan babam, katılmanın üstünden altı ay geçtikten sonra köy öğretmenliğine (AKBEZ) sürülüyor.

Anılarımın başlangıcı bu köy. Büyük dut ağaçları, ikinci katta geniş, geniş bir sofa ve bir odadan başka bir şey olmayan tahta bir ev, bir dere kıyısı... Annemin selofan bir küçük torba içinde getirdiği kara kara tohumlar!.. O tohumlardan bir süre sonra küçük kurtçukların çıkması, dut dalları, din yaprakları evin her yerine bu kurtçukların giderek şişmanlayıp büyüyerek ağararak yayılmaları, bize soluk alacak yet kalmaması. Dut dalları yaprakları yenilip tükendiğinde atılmalı...
Sonra büyük bir yılan. Benim gördüğüm bir tane. Daha mı çoktu bile-mem... Koza yapmaya başlamış ipekböceklerimizin neredeyse üçte ikisinin telef olması... Azıcık koza... Hayal kırıklığı... Oyuncak olarak en beyaz, en büyük, en sarı, en ortası çukur, en düz... kozalarla yaptığımız seçmeler...

Harbiye'yi anımsıyorum sonra. Bir kamyonun sırtındayım. Her nedense, elimde bir karnabahar var, denklerin, sepetlerin üstünde oturuyorum. Karnabaharın biçimini pek beğenmem galiba o günlerden kalmadır.

Harbiye'de sonsuz ve irem bağları gibi verimli bahçeler, yine bir dere var. Derenin kıyısından yengeçlerin özediği nefis çamurlan çalışımız. Yengeçlerin kırmızı gözlerini üstüme dikerek üstüme üstüme gelmesi. Her kez benim dönüp kalışım. Kardeşlerimden birinin çekmesiyle uzaklaşabilişim... çamurlarla yaptığımız evler, bebekler, tekerlekler vb. ... Oyuncak mı vardı ki?

Sonra incirler... İncir ağaçlarında tırmanıp, kimsenin aldırmayacağından emin olarak incir atıştırmamız... Salt oyun olsun diye taze incirin sularını gözlerimize sürüp, gözlerimizi ağrıtmamız. Trahom çok yaygın o dönemde. Gözleri sulanan, kızaran, hastalanan o kadar insan içinde bizim gözlerimizi bile isteyerek zehirle hasta etmemiz...

Antakya'ya geldik, okula başladım. Savaş bitmiş. Savaş yıllarında müthiş yokluk ve açlık çektik. Babamı göremezdik. Biz yattıktan sonra gelir, uyanmadan giderdi. Okuldan çıkar, mat-baaya gider, yerel bir gazetede, haberleri hırıltılı radyodan not eder, yazar, başmakale, belediye haberleri, ölüm duyuruları, gazetelerden keserek sayfa doldurma gereçleri oluşturur, oradan Halkevine gider, tiyatro dersi verir, oynar, dekor yapar, müzik dersi verir ve ... Bizi güç belâ doyururdu. Doyururdu dediysem, çoğu zaman evde ocak kaynamadan oluşturulan bir doyurma...

Bu yokluk içinde... Bizim bini aşkın kitabımız vardı. Bir sadık dolusu karagöz takımımız, Avrupa boyalarımız, kağıtlarımız, babamın nefis bir pul koleksiyonu vardı...

Karnımızı doyurmak için eski gazeteleri ağabeyimin kucağına verir sattırırdı. Hep yağmur yağardı Antakya'da, Ağabeyim utanırdı. Bazen birlikte gider-dik eski gazete satmaya. Sırılsıklam eve gelir, kuru şeyler giyer, o güzelim sanat araç gereçleriyle mutlu olurduk. Yıllar öncesinde, bekârken almıştı çok seviyordu bunları babam.

Savaş yılları aklımda, açlık, karanlık bir hava, sürekli yağan yağmurlar, babamın evde çok az görülmesi, Anta-kya'nın kıvrım kıvrım yollarında her an bizi yakalayıp iğneli fıçılarda kanımızı süzdürüp içecek Yahudilerle karşılaşmak korkusuyla ve Yahudi eline düşen çocukların acıklı öyküleriyle geçti (Müthiş bir Nazi propagandası altındaymışız).

İskenderun'da, yeni bir gazete çıkarmak isteyen Rum asıllı Suphi Levent babama iş önerince, babam öğretmen olarak İskenderun'a atanmasını istedi. İSKENDERUN gazetesi o yıl ve günlük olarak çıkmaya başladı. O zaman Türkiye'de, taşrada günlük gazete sayısı çok azdı. İskenderun'da 7 tane çıkıyordu.

Fransızların imar elliği bir kentti İskenderun. Deniz kıyısında geniş, çok geniş bir bulvar ve türlü biçimler verilerek kesilen taflan ağaçları, palmiyeler, hurmalar vardı. Kıyı neredeyse bomboş... Otellerde deniz feneri...

Çok sevdim İskenderun'u. Tutkuyla sonsuz ölçüde sevdim. Beni orası oluşturdu. İlkokulu bitirip Ortaokula başladığımızda, her 7 çocuğun, bir buçuk metreye üç metre bahçecikler verdiler. Tarım derslerinde istediğimizi yetiştirmeyi öğrettiler. Öğretmen yalnızca yol göstericiydi. İstesek ağaç dikerdik, istesek çiçek... Ne ki, öğretmenlerimiz bir gizli yarışmayı da eksik etmezlerdi. Toprağın verdiği sevinci bütün öğrencilere yaşattılar.

Liseyi Gaziantep'te okudum bir süre. Bir uygar diyardan, başka ülkeye gelmişe döndüm. Kız erkek çocuklarının bahçeleri ayrıydı. Arkadaşlık değil, aşıkdaşlık edebiliyorlardı... Yürekli olanlardı onlar. Böyle şeylerde hiç yürekli olamadım. Lise öğrenimimin son yarısını Antalya'da tamamladım. Üç kardeş bir odada okuduk. Çok zorluk çektik. Şimdi ardıma dönüp baktığımda, tüylerim ürperiyor, o ne büyük bir azim ve baba imiş. Sıcak yemek yok, para yok, ısınmak için bir mangal bile yok...

Herkes hangi üniversiteye gideceğini konuşuyor. Ben ağzımı bile açmıyorum. Bu günler öğrenimimin son günleri. Okul bitince bir yere girip çalışacağım hesaplıyorum. Oysa sınıfımın en çalışkanıyım. Liseden mezuniyet notum 9.6'dır... Ağabeyimle aynı sınıftayız. O erkek olduğu için okuma şansı onun. Bunu çok doğal buluyorum.

Beklemediğim bir şey oluyor: Ağabeyim Eylül sınavlarını veremiyor, bir yıl bekleyecek.

O zaman annem babam, onun İstanbul ve Ankara'ya gitmesi için kıdım kıdım bi-riktirdikleri üç beş kuruşu bana veriyorlar ve diyorlar ki: Git, sınavlara gir. Başvurunu yap. Burs kazanırsan okuyabilirsin. Durumumuzu biliyorsun, seni okutmak için para gönderemeyiz. Bitirme derecemin yüksekliği yüzünden, Orman, Veteriner Fakültelerini burslu kazanmış sayılıyorum. Tıp sınavını kazanıyorum, yüksek öğretmen okulu Felsefe bölümünü, tek kişi ve çok parlak bir dereceyle kazanıp yatılı okuma hakkına kavuşuyorum. Gönlüm de zaten Felsefe öğreniminde. Kayıt yaptırmak için giderken bir arkadaşım, burslu olarak Mülkiye'yi kazandığımı, hem de iyi bir derece yaptığımı söylüyor. İnanmıyorum. Doğru ama... Felsefe mi. Siyasal Bilimler mi? Biri istediğim, diğeri parlak bir öğretim... Felsefe öğretmenime gidip danışıyorum. O beni Ankara'ya gitmem için yüreklendiriyor.

Siyasal Bilgiler öğrenciliğini çok sev-dim. Zaten kim sevmedi ki...

Ben bunu, bencilce Mülkiye'nin inti-kamı diye düşünmeden edemem. Bağışlansın. Herkesin birtakım saplantılarının olmasına hakkı vardır.

Burslusu olarak okuduğum için Fakülte bitince İçişleri Bakanlığına başvurdum. İçişleri merkez örgütü başka. Emniyet Genel Müdürlüğü başkadır. Bunu özellikle vurgulamak istiyorum. Özlükişleri Genel Müdürlüğünde MÜMEYYİZ (hâlâ gülerim bu görev adına) oldum. "Sizin gibilere çok ih-tiyacımız oluyor" dedikleri için, kendimi bir sürü insanın üstünde bir göreve getirileceğimi sanıyordum Bir eski daktilo koy-dular önüme, bir de izinden dönen insanların hangi tarihte göreve başladıklarını gösteren yazılar. Yaptığım iş, izin tarihlerinin sicile doğru geçmesini sağlamak... Yani izin işleri üç gün beş gün eksik işlense kıyamet koparmış gibi... Bir yıl böylesi işlerde çalıştım. Hızla şef yardımcılığı, Şeflik, Müdür Yardımcılığı ve ... 24 yaşındayken, Vali ve kaymakamların atanmalarından, Danıştaya açılan davalardan, disiplin işlerinden sorumlu şubenin müdürüydüm. İçişleri Bakanlığı gibi tutucu bakanlıkta akıl alır iş değildi, ama ben de bir ateş parçasıydım gerçekten.

Evlendim, bir oğlum oldu. Bir süre hafif görevlerde çalıştım. Sonra yine o görev. Bu kez daha da sorumluluk dolu ve ağır olarak...

İş değiştirme zamanı geldi. Devlet İstatistik Enstitüsü, Başbakanlık Kanunlar Kararlar Dairesi Uzmanlığı... Memurluğa ilişkin deneyimim arttıkça... Saygımı azalttı.

12 Mart 1971 geldi...
Acılar geldi. Ardada. Müthiş bir baskıyla, soluğumu tıkayarak.
Wn küçük ve Siyasal Bilgiler üçüncü sınıf öğrencisi olan kardeşim tutuklanıp iki idam isteğiyle yargılanmaya başladı. Babamı yitirdim, ağabeyim intihar etti, aile darmadağın oldu. Ne yazık ki, o günlerde Keban Barajıyla ilgil ibir dosya üstünde çok parlak bir çalışma yaptım. Zamanın Müsteşar Yardımcısı seki, etkin ama tuhaf bir insan: Müslih Fer... Raporumu beğendiğini ama benim gibi işin özüne giren kişileri istemediğini söyledi. Ona göre ancak biçimsel öneriler getirmeliymiş bürokrat. Birkaç iş daha verildi. Ben bildiğim gibi çalıştım. Sanırım böylece dikkatleri üstüme çektim ve beni (kardeşimin tutukluluğunu gerekçe gösterip) bentderesinde bir yere sürdüler. Verdikleri iş şuydu: bir yazı kâğıdını enine üçe bölecek, o kâğıtların üstüne kanunkların, Tüzüklerin ve Bakanlar Kurulunca çıkarılan yönetmeliklerin adlarını ayrı ayrı kesip yapıştıracaktım.

O acılı, sıkıntılı dönemde, okula gitmeden başladığım okuma tutkusunun sonucu saydığım taşmalar başladı. Bu, edebiyattı. Film öyküsü yarışmasına katıldım, ödül aldım. Yazmayı sürdürdüm... Yıl 1973 dü...
1974'te, yine aktif bürokratik yaşamım başladı. Yönelişim sanata doğru ama olanaklarım yetersiz diye içimin içimi yediği bir dönemdi bu dönem.

Özgür İnsan Dergisinde Erhan Bener'in tayfası olarak gönüllü çalışma, ilk öykümün yayımlanışı...
Memurluk, inip çıkan bir kayık artık. Birinci MC de yine uzaklaştırma, Ecevit Hükümeti döneminde, Ziraat Bankası Personel Müdürlüğü ve Genel Sekreterliği, İkinci MC de Emekli Sandığı Genel Müdürlüğünde Müşavirlik... Sonunda bürokrasinin dayanılmazlığı: 12 Eylül'de, yirmi yıl hizmetimi doldurduğum gün emekli dilekçesi...

30 Eylül 1980'de emekli olduğumda, yayımlanmış iki kitabım KAÇIŞ ve ISLAK GÜNEŞ romanları ile, hazır bir öykü kitabı ve yazılmakta olan TUTSAKLAR var elimde...

özgür çalışma ortamının sürdüğü günlerde romanların ardarda yayımlandı: Bilgi Yayınevinin devamlı yazarıyım. Bu yayınevinde, Tutsaklardan önce, CADI AĞACI yayımlandı (1983). Ardından TUTSAKLAR aynı yılın sonlarında okur karşısına çıktı. 1985 ve BİR GÖÇMEN KUŞTU O..., 1987 de HOŞÇA KAL UMUT, 1989 da çocuk romanım MERHABA SEVGİ ve 1990'da da öykü kitabı, SEN DE GİTME TRİYANDAFİLİS, yayımlandı. Bu kitapların sonraki baskıları ile, daha önce HÜR yayından çıkan KAÇIŞ ve ISLAK GÜNEŞ'in ikinci baskıları da BİLGİ YAYINLARI'ında ikinci kez basıldı.

İlk öykü kitabım olan HÜSNÜYUSUF GÜZELLEMESİ'ndeki ilk öykü: İZİNLİ, TV Filmi olarak Okan Uysaler tarafından çekildi ama bilinmeyen bir nedenle TV, yayımını yasakladı. Daha sonra aradan yedi yıl geçince ansızın oynattı. Bu filmin başarılı bir yapım olduğu söylenemez. Yitirdiğimiz, çok sevdiğim Okan Uysaler'de aynı kanıdaydı.

BİR GÖÇMEN KUŞTU O... 1986 MADARALI ROMAN ÖDÜLÜ, HOŞÇA KAL UMUT MÜLKİYELİLER BİRLİĞİ RÜŞTÜ KORAY ÖDÜLÜ, SEN DE GİTME TRİYANDAFİLİS 1990 SAİT FAİK ÖDÜLÜ KAZANDI.

O günlerde, yani 1991 yılının son günlerinde, yaşamımı çok sevdiğim roman yazma üstünde yoğunlaştırıyorum ama yaptığım bundan ibaret değil, Radyoda kitap tanıtma konuşmaları, TV için de AÇIL KİTAP AÇIL (Adını ben koydum) programında danışmanlık yapıyorum.

Yazmaya başladığım günlerden bugüne değişen şeyler de var yazım yaşamımda, süren şeylerde ...

Yazdıkça tarih, gündemimde çok daha önemli yer tutmaya başladı. İnsanımızı tarih içindeki değişimiyle vermeyi istiyorum.

Öykülerimde toplumun alt katmanlarından insanları anlatmayı yeğlerken, romanlarımda orta sınıf, belli bir duyarlık ve düzey kazanmış insanları yazmak, onlara ilişkin konuları irdelemek hoşuma gidiyor.

Her yazarın kesinlikle biçemi olması gerektiğine, özgünlüğün biçimsel zorunluluğunun en başta bu olduğuna inanırım.

Sanatçının görevinin, toplumun önünden gitmek, gidebilmek yeteneği olduğuna inanırım. Bu önden gidiş, eskide geçmiş olayları aktarmakla ilintili değildir. Milâttan önce geçen bir sanat yapıtıyla da ilerici olunacağını bilirim. Ama toplumun bir düzen ve düşünce olarak ardında bıraktığı olayları temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp hep aynı anlatım biçimi, aynı yaklaşım, aynı sözcüklerle anlatanları sanatçı sayamıyorum. Çünkü onların yaptıkları ufuk açmak değil, mesel anlatmaktır. Meseller de herkes tarafından bilinir.

Dile saygı birincil görevimizdir. Görmezden gelinemez, hafife alınamaz, daha önemli şeyler var, sıra ona da gelecek denenmez... Kuşaklara aktarılacak mesaj ancak iyi dil kanalıyla aktarılır.

Bir de yazıya ilişkin uğurlarım var, ya da uğursuzluklar...

Yazacağım şeyi başkasına anlatırsam, o şeyi başkasına anlatırsam, o şeyi yazamam. Salı günü yeni bir şeye başlamam. Ayın son çarşambası da başlamam.

İlk yazımda kâğıdımın çık kaliteli olması şarttır. Ülkede bulunabilecek en iyi kâğıdı sürekli arar, romanımın öykümün ilk yazımına ancak onunla başlayabilirim. Temiz düzenli çevre isterim, yazmaya oturmadan önce bunu sağlarım. Kalemlerim çok, şeridim yeni, daktilom silinmiş, masam çiçekli, düzeltme sıvısı yeni alınmış olmalıdır. Masamın başına gecelikle, sabahlıkla, saçım taranmamış... Oturamam. Böyle yaparsam, işime yeterli saygıyı göstermiyorum diye düşünürüm. İnsanın önce kendine ve işine saygısı olmalıdır. Böyle olunca karşınızdaki ve çevrenizdeki insana gösterdiğiniz saygı bir anlam taşır.

Hiç beğenmediğim ama kurtulamadığım bir yanım vardır: Yeni tanıştığım insanlara kendimi safi bilgisiz gösteririm. Bunu niye yaptığımı başlarda anlamıyordum. Sonunda çözdüm: Karşımdaki insanın akıllık ya da kendini beğenmiş bir aptal olduğunu bu yolla anlıyormuşum. İstemden kurduğum bu ökseye düşenler, kendini pek beğenenler, her konuda akıl vermeye kalkışanlar... Beni yönlendirmeye kalkışanlar... Onlarla bağ kurmam, ilişkiye girmem. Çünkü ahmaklara hiç dayanamam. Başka zayıflıklara, eksikliklere hiçbir diyeceğim yok. Zekâ geriliğine de söylenecek söz yok. Ama karşısındaki insanı güdüleyecek güçte olduklarını sananlara nasıl dayanılır ki?

Renklerden yeşili ve beyazı çok severim. Eskiden sigara içerken, anmalık eşya satan mağazalara girdiğimde tezgâhtarlara sigara tablası seçersem beni uyarmalarını, evde çok tabla bulunduğunu söylerdim. Şimdi de, yeşil bir şey almamam için uyarılmamı isterim. Uyarılarına da uyamam.

Oya, çorap, eski kitap biriktirmeye bayılırım.

Çalışabilmem için mutfağım temiz, evim derli toplu olmalıdır. Güzel ve kaliteli kokuya düşkünüm. Takı, süs püs, yaldız, yulduzdan desenli, çiçekli kumaşlardan hoşlanmam.

İşim ve tutkum okumaktır. Her yerde, her koşulda, her amaç için sürekli olarak okurum.

Müziksiz çalışamam. Klâsik batı müziği beni çalışmaya zorlar. Her kitabımın bestecisi vardır. En çok kitap yazdıran ise Beethoven. Oğlum da müzik tutkunudur. Banyomuzda havlularımız bile MOZART'çı ve BEETHOVEN'cı diye ayrılmıştır. Bununla birlikte arabesk denilen anlamsız, çirkin müzik dışındaki bütün müzik türlerinden hoşlanırım. Alaturka söylerim. Sesim güzeldir, usûl bilirim.

Yemek pişirmekten, konuk ağırlamaktan hoşlanırım. Örgü örmek dinlendirir. Ama artık bu işi yapamıyorum, kollarım ağrıyor. Böylesi yakınmaların yaşla ilgisini, bu satırları okuyanlara hatırlatmak isterim.

Hayvanları severim, özellikle köpeği. Evimde kedi besliyorum. Kedimiz Abbas, kapkara, göğsü beyaz, çok yakışıklı bir hayvandır. Sessizdir, miyavlamaz, onun onurlu edası, sevecenliği mutluluk verir.

Ağaçlar çok ilgimi çeker. Yıllar önce bir eleştirmen, romanım gereği, karanlıkta sezilen ağaçların adlarını söyleyemediğim için beni eleştirmişti. Oysa onları çok iyi tanırım.

Toplama yapmayı bile beceremeyecek kadar kıt matematiğimle yaşarım. Dünyada herkese yaşam alanı olduğunun kanıtıdır bu yeteneksizliğim.

Çevre sorunlarına karşı aşırı duyarlıyım. Gözümden ve düşüncemden kaçıramadığım örselemeler, kirletmeler müthiş rahatsızlık veriyor bana.

Yalnız ve yaşlı teyzelere özel bir zayıflığım vardır. Öykülerimdeki yaşlı kadınlar onlardan gelir sanırım. O kadınların yaşamın trajedileri olduğunu düşünüyorum. Trajedi beni çok çekiyor. Onlarla kolaylıkla dost olurum, huysuzlukları vardır, hoşlanırım.

Kendime bugün bir meslek seçebilsem, BONSAİ ustası olmak isterdim, yapıtımın en gelişmiş biçimini görmeyecek olmam işin şiiri gibi geliyor bana.

Kitap zengini olmayı çok isterim. Elimi attığım yerde istediğim kitabı bulabileceğim türden akıllı bir zenginlik olurdu bu.

Bugün 23 Şubat 1992. Yukarıdaki satırları Aralık 1991 de yazmıştım. Bugün Kültür Bakanlığı Yayımlar Daire Başkanıyım. Yazarlığa ara vermiş olmak beni mutsuz kıldı, hem de kısa sürede. Kitabı oluşturmak ve insanlarımla paylaşmak yaşamımım en güzel duygusu. Yazarlığa döneceğim günü iple çekmeye başladım. Daktilomun başına iki yıl sürecek bir romanı tamamlamak için oturduğumda... Ne yazıyor olursam olayım, güneş gönlümde ışıyacak.

Ayla Kutlu

Bütün hakları saklıdır © FORSNET