Buket Uzuner, "Özyaşamım ve Kendim", Gündoğan Edebiyat, 2, Yaz 1992: sf. 33-37

BUKET UZUNER'İN SESİNDEN ÖZYAŞAMI VE KENDİSİ

"Ben Gönen'de doğdum." diyerek başlayan Ömer Seyfettin'e hep özenmişimdir ve bu ikisi birbirine pek çok anlam yüklemiştir. Birbirlerinden ayıramazsınız onları...

Ben Ankara'da doğdum, ama içtenlikle kendimi hiçbir yere ait hissedemeyenlerden olduğumu belirteceğim. Yahya Kemal İstanbulludur. Woody Allen New York'lu, Cevat Şakir Bodrum'lu, Sait Faik Burgaz Ada'lı. Altila İlhan Karşıyakalı (İzmir), Colette Paris'lidir. Bense ne oralı, ne de buralı. Kendimi dünyalı olarak, kentli olarak, daha popüler deyişle dünya vatandaş olarak görüyorum.

Yaşadığım kenti (kesinlikle kentliyim) sever, orada güzel dostluklar, büyük aşklar (ne demekse?) yaşar, kendi tarzım ve zevk-lerimden ödün vermeden var olma şansı bulursam, hemen oralı olabilirim. Bir yerli olmak'sa, üretmek anlamına gelir. Hemen yazılar, toplantılar, dernekler, konferanslar, ilişkiler, yepyeni işler bulur, kotarır ve çabucak adapte olurum. Hatta "doğma büyüme" oralı olanlara kendi kentlerinin tarihi, coğrafi özelliklerini tanıtır, onları toplumsal eylemlere daha fazla katılımcı olmaya zorlayarak şaşırtırım. Bütün bunlar "hiçbir yerli" olmayışın tipik belirtileri elbette.

3 Ekim 1955 Pazartesi sabaha karşı 03.30'da doğduğumda, babamın sevinçten dans ettiğini biliyorum. Bir çocuk için en gönendirici armağandır bu -özellikle Müslüman bir ülkede doğan kız çocukları için- ömür boyu dimdik gezersiniz.

Annem, hep en yakın arkadaşım oldu, hâlâ öyledir. Belki de bu yüzden onu en kıyasıya eleştiren ve üzen dostu da benim. Üstelik bunu hak etmediğini bile bile... Annelerle kızları arasında esen fırtınayla meltem arası rüzgarın gizlerini tam olarak çözmenin olanaksız olduğunu düşünmüşümdür daima.

Çok sevilen ve beğenilen bir çocuk olarak büyümek, bende bu iki duyguyu fazlaca geliştirmiş olmalı; belki de en çok bunu sürdürmek kaygısıyla hep çok çalışkan ve başarılı bir öğrenci oldum. Şimdi geriye baktığımda, 10 yerine 9 aldığı için çok kederlenen bir çocuğun hırsını açıklayacak en mantıklı nedenin bu olduğunu sanıyorum. Oysa çevremdekiler tam tersine çok gevşek davranırlardı bu konuda, hiçbir gün, hiç kimseden "ders çalış!" sözünü duymadım.

Ankara Sakalar İlkokulu'nu, Ankara Kız Lisesi'ni bitirdim. Bütün bu yıllar boyu hep sınıf temsilcisi/mümessiliydim. Sanırım bunun özünde yönetmek isteğinden çok, yönetilmekten hiç hoşlanmamak duygusu yatıyordu. Çünkü yetişkin olarak vardığım noktada netleşen karakter özelliklerimden birisidir bu.

"Örnek öğrenci" olmamın bir başka saklı nedenini de şimdi şöyle açıklayabiliyorum: Hemen bütün muzırlıkların, haşarı ve yaramaz planların arkasında oluşum, "örnek öğrenci"liğin koruyucu kılıfı içinde bana müthiş bir özgürlük sağlıyor olmalıydı. Çünkü, yumuşak başlı, sakin ve uysal bir çocuk ve yetişkin olamadığım gibi, kurallara körü körüne uymak beni hep incitmiştir. Halbuki çalışkan ve başarılı bir öğrenciye asilik, dikbaşlılık ve muzırlık konularında daima öbürlerinden biraz daha fazla hoşgörü gösterilir.

Yazmak ve yazarlık, beni çok küçükten beri büyülemeye başlamıştı. Yazarlık, yaşam koşullarının sürüklediği bir yön olarak değil, tam tersine çok bilinçli, gönüllü ve "asıl meslek" terk edilmek pahasına seçilmiş bir iştir benim için. (Bu "asıl meslek" deyişini yerli filmlerdeki "asıl oğlan/kız'a nazire olarak söylüyorum. "pahasına'nın anlamıysa, tamamen ekonomiktir.)

Edebiyata düşkün olan annemdir. Ankara Hukuk Fakültesi ikinci sınıftan ayrılıp, kadınların doğallıkla yaptığı gibi, kendisini ailesine feda eden(!) annem, Divan Şairi İbrahim Hakkı Bey in torunudur. Daha ilkokula başlamadan bana Batı Klasikleri'nin çocuklar için kısaltılmış çeşitlemelerini okuyan, Hugo'dan, Shakespeare'den, Hailde Edip ve Reşat Nuri'den (Çalıkuşu'nun Feride ve Kamuran'ına ikimiz de hayrandık...) söz eden de oydu.

Bir çocuğun ilk kahramanı anne ve babasıdır. Doğal olarak onların hayran oldukları da kahramanlar hanesine katılır. Annemin yazarlardan, düşünür ve müzisyenlerden söz ederken gözlerinde be-liren hayranlık parıltıları belki de... Biraz genetik azıcık belki... Ama kesinlikle May Alcott'un ünlü gençlik romanı "Küçük Kadınlar"daki Jo! Evet, o romanı kaç kez okudum da yazar olan Jo'ya imrenmedim, sayısını asla çıkartamam.

Kendimi dokuz-on yaşlarında, elimde küçük defterlerle çarşı-pazar dolaşıp, tuhaf ve komik sorular sorup, ciddiyetle notlar alırken anımsıyorum. Hala ilk yazımlarımı defterlere yaparım; aynı ciddiyetle ve sonuna kadar herşeyle -özellikle kendimle- alay edebilme sınırlarını zorlayarak... Bu bir yarış, bir sınavdır benim için; elbette en büyük rakibim olan kendimle!... Oyun oynamayı çok severdim, hala severim. Benden dört yaş küçük sevgili erkek kardeşimin koruyucu ablası olarak mahallede belirir, benden büyük oğlan çocuklara gücüm yetmediğinde, hemen okulculuk oyunu tezgahlayıp, onları bilmedikleri coğrafya sorularının yanıtları nedeniyle cetvelle bir güzel pataklayarak, ya da kadın çeteci rolünde hepsini peşime takıp, tahta sopadan atlarımızla tıkıdık tıkıdık saatlerce koşturarak... Çocukların bana katlanmalarının tek önemli nedeni, heyecanlı, sürprizli öyküler, senaryolar kurup, onları çabucak organize edebilmemdi. Buna karşılık, bütün çocukluk fotoğraflarımda sanki kopya edilmişçesine bir elimle eteğimi kaldırıp, bir bacağımı öbürünün önünden kırarak feminin pozlar verirmişim.

Üniversite ve meslek seçimi noktasına gelince, hep fen bilimleri, canlı/hayatı bilimler ön plandaydı. Bunları seviyordum ama daha önemlisi, zaten kolaylıkla başarılı olduğum edebiyat ve sosyal bilimlerde kadınların varlığı doğal karşılanırken tıp, mühendislik gibi dallarda kadınlar çok azdı, o halde bana da bunu başarmak düşerdi! (Niyeyse?...)

O sıralar, üniversite Seçme Sınavları'nda önkayıt sistemi vardı. Önce Ziraat Mühendisliği'ne, sonra Veteriner Fakültesi'ne önkayıt yaptırdım, ama so-nunda biyolog olmak düşüncesi ağır bastı. Moleküler biyolojiyi en modern teknikle öğreten Hacettepe Üniversitesine, yaşamın gizini, hücrenin sırrını öğrenmek için kaydoldum, Prof. Altan Günalp'ın kurduğu o en tantanalı ve modern döneminde... (1972)

Biyolog olarak üniversiteyi bitirdiğimde (1977), dünyayı avuçlarında bir top gibi hissettiğim ilk gençlik yıllarının büyüsüyle pırıl pırıl ışıldıyordum. Yirmi ile otuz yaş arası bu pırıltıyı taşıdığı için çok özel ve güzeldir. Bu on yılın taşıdığı o yarı-yetişkin coşkunun tılsımını başka hiçbir on yıla taşımak olanaksızdır. Tabii en önemlisi bu dönemi istediği gibi ve "aile düzeni"nin bağlayıcı sorumlulukları olmadan yaşayabilme şansıdır. Ben bu şansa sahip oldum.

Bir yıl kadar biyolog olarak bir biyo-kimya laboratuarında çalıştıktan sonra, 1979 yılında Bergen Üniversitesi'nde burslu olarak ekoloji masteri yapmaya Norveç'e gittim. İşte benim kuzey yolculuklarım da böyle başladı. Üç yıl yaşadığım Norveç'te, bütçeme eklediğim yaz işlerinin (garsonluk, aşçılık, gazete satıcılığı, çevirmenlik, çocuk bakıcılığı vb) katkısıyla uzun tren yolculukları yaptım. Tüm Avrupa'yı birkaç kez, kuzey-den güneye dolaştım. Sırt çantam, pasaportum, interrail biletim, günce defterle-rimle yolculuklar yaptım. Yolculukları yalnız yapmış olmaktan müthiş bir zevk aldım, hala gururla anarım. Değişik kent-lerde, oralı arkadaşlarımı ziyaret ederek, pek çok anı, hasret, hüzün ve sevinci depolayarak yaptığım yoluculuklardaki yalnızlığın önemini, tanıyanlar zaten bilirler.


1982'de bir yıl önce tanıştığım ABD'ye bu kez öğrenci olarak uçuyordum. Üniversity of Michigan'ın Public Health Okulu'nun Çevre ve Su Kirliliği Bölümü'ne "Joint Doktora" öğrencisi olarak kabul edilmiştim. Amerika'da gözlemlediğim ilk şey, Avrupa'nın aksine, insanın nereli olduğu yerine, ne başardığının daha önemli oluşuydu.

1984'te O.D.T.Ü. Çevre Müh. Bölümü'nde araştırma görevlisi olarak çalışmaya başladım. Bu dönemden anımsadığım en güzel şey, çevre mühendisliği son sınıf öğrencilerine verdiğim ekoloji dersiyle ilgilidir. Can sıkıcı, yer yer üzücü akademik sorunlar baş gösterdi.

1985'te bu kez bir aşk projesi nedeniyle yola çıktım. Yolculuk Kuzey Afrika'yaydı. O yıl yazı Kuzey Sahra'da geçirdim ve çölde ay'a sevdalandım. Bu arada sıcak iklimi ne benim, ne de bedeni-min sevmediğini ve böylece kuzey sevgimin fiziksel bir yanı olduğunu da ayrımsadım. Ben sonbahar ve kışı sevenlerdenim. Doğru kuzeye yollandım. Kışı geçirmek için Helsinki'ye indiğimde cebimde on dolarım vardı.

Zor, çok zor bir yıldı. Finlandiya bir yabancının yaşayacağı en zor ülkelerden biridir. Buna karşılık, Finlandiya ve Finlilerin yüreğimde özel bir yeri vardır.

Tampere Teknik Üniversitesi, Su Teknolojisi Bölümü'nde bir çevre bilim uzmanı olarak, atık suların arıtımı projesinde çalıştım. Aynı zamanda aynı üniversitenin mimarlık fakültesi doktora öğrenciliğine kabul edildim ve çevre psikolojisi dersini "konuk hoca" olarak anlattım. Akşamları da bir grup Finli mühendise İngilizce dil dersi veriyordum. Arada öyküler, uzun mektuplar ve günceler yazıyor, hatta aşık olacak vakit bile buluyordum.

1988'de İstanbul'da patlayan turizmden nasibini alıp, beş yıldızlı bir otelin Halkla İlişkiler Müdiresi rolündeydim. Benim ilgimi çekebilmesi için otelin adının ART olması gerekiyordu ve öyleydi. Antalya ve İstanbul'da geçen bu bir yıllık iş dünyası deneyimi çok ilginçti ve şimdi düşününce, insan ilişkileri açısından çok zengin olduğunu daha iyi kavrıyorum. Daha sonra reklam ve video yazarlığı yaparak bir süre hayatımı kazandım. Doğrusu; bir dönem çalışıp, sonra yazmak formülüyle geçen yıllardı.

Yazmayı hiç bırakmadım. Hiç kimsenin kitap almadığı o günlerde yaşıyor olursam ki, çok da ütopik bir zaman kavramından söz etmediğimin herkes farkındadır yine yazmayı bırakmayacağım. Çünkü kendimi en iyi ifade edebildiğim eylem, yazmak. Seçilen birine ya da birilerine kendini ifade edebilmekse, canlı olmanın tek gerçek belirtisidir.

Bir yazarın okuması ve çalışması kadar,"yaşaması" ve "görüp geçirmesi" gerektiğine inananlardanım. Gözleyebilmek, hissedip, bütün bunlar arasında ilişki kurabilmek, ancak "yaşamak"la pratik edilebile-cek yetenek özellikleridir. Bunlar da içsel dürtülerin şiddetli baskılarıyla oluşur ancak. Maço olması dışında yazarlığına pek dil uzatamayacağım Hemingway, yazdıklarını oturduğu yerden kurarak oluştursaydı, asla aynı yere ulaşamazdı. İşte bu yüzden olmalı, farklı işlerde çalışmış ve kendi kuşağımın en gezgin kadın yazarlarından birisi olmak beni mutlandırıyor.

Mutluluğun başarmak değil, istediğini başarmak olduğu yolunda bir cevher yumurtlasam(!) iyice ukala sayılmam umarım.

Yıllardır bir "imkânsız sevgilini var. Edebiyat kariyerimde önemli yer tutar. Onsekizli yaşlarımda -ne iyi ki -tanıştığım ve bana ben bir okul, yakın bir dost, ben de "imkânsız sevgili" olmuş birisi... Alkol, sigara ve aylaklısın yazarlık, sanatçılık ve bohemlikle ilişkisinin yüzde sıfır olduğunu, yazarlığınsa çok sıkı bir disiplin gerektiğini bana aşılıyan bu şairi herkes tanır; adı Attila İlhan.

Bir de 'imkânlı sevgilim' var. Dört yıldır -hâla bıkmadan- evimi ve dost-luğumu paylaşan, enerjik, yaratıcı, üretken bir adam. Çizgi film sanatçısı. Amerika'da doğsaydı, adı Steven Spielberg olacaktı.

Otuz yaşıma dek annelik hiç de bana uygun değildi, düşünmüyordum. Otuzumda bir merak, bir merak,... (Otuz yaş, çok önemli dedim ya!...) Bunun biyolojik çevirisi, dişi Homo Sapiens'in üreme güdüsü olmalı. Hani hayvanların çiftleşme mevsimi örneği... Şimdi 1990 modeli boğa burcu bir oğlum var. Adını canavarın kısaltılması olarak Can, göbek adını da kendi soyadımla çağırdığım, bana yepyeni tadlar katan bir Bebek Bey. Yine de "annelik" rolü için aynı neşeli şeyleri söyleyemeyeceğim. Anneliğin en iyi tanımının, kadının kendi "ben'inin önüne geçen bir başkası olduğunu düşünüyorum. "Ben"i çok gelişmiş kadınlar için hayli zor bir meslek. Sosyal ve biyolojik olarak dişi insanda çok daha fazla yoğunlaşan bunca özveri, sorumluluk, emek ve sevginin buluştuğu başka hiçbir aşk, hiçbir rol, veya meslek yoktur. Hin şükür ki, anneler korkunç bir biyolojik tutkuyla, tanımlanamaz bir kör sevgiyle çocuklarına kenetleniyorlar. Başkacası da olanaksız olurdu herhalde. Doğa her türlü dengeyi mutlaka kurmuştur, kesinlikle...

Ev işi yapmayı hiçbir zaman sevme-dim ve "ev kadınlığı" mesleğinin insan onuruna karşı işlerin başında geldiğine inanırım. Günün birinde robot kolların bu işlerin tümünü halledeceğini düşünerek ferahlamaya çalışıyorum. İnsanların zamanlarını daha değerli ve kalıcı işlere ayırması gerektiğini düşünüyorum. Balık İzlerinin Sesi'nde bu konuya bilim-kurgu bir çözüm getirerek, müthiş keyiflendim.

Yaşadığım hiçbir evde işler cinsiyete göre ayrılmamıştır. Zaman ve yetenek tek belirleyicidir. Aksi halde orada yaşayamam. Yemek yapmayı, yaratıcı olabildiğince severim. Hayvanlara, özellikle su samurları ve köpeklere bayılırım. Bu nedenle sirkler ve hayvanat bahçeleri bana hep hüzün vermiştir. Dağları ve ormanları, denize tercih ederim. Çadır kamplı tatilleri lüks otellere değişmem.

Geceleri kan sıcaklığı artan insanların, sabahları uyuşuk ve verimsiz olduğuna dair bir teori vardır. Ben o gece tiplerindenim. İçimdeki "step kurdu" geceleri uyanır ve onu kimseyle paylaşmam! Amaa... o oğlum Can Uzuner Erkorkmaz sefalar getirerek yaşamıma buyurduğundan beri sevgili "step kurdu" kış uykusuna yattı. Sanrım bu uyku bir süre sonra bitecek ve ben doğal düzenime döneceğim.

Bu upuzun biyografimi yazarken tam otuzaltı yaşındayım. Yazarken zorlandığımı itiraf etmeliyim. Çünkü ben tarafsız olmadığı hem de kurgunun sonsuz olanakları sunduğu o gizemli, fantastik dünyanın serin gölgesinden yoksun kalmak durumundayım. Üstelik kendimi anlatırken...

Kişiliğimin bütün aykırı ve uzlaşmaz özelliklerine inat, ben hâlâ umut etmeye direnenlerdenim.



Bütün hakları saklıdır © FORSNET